Gönderen Konu: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)
 (Okunma sayısı 2386 defa)

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Dermatoloji (Deri Hastalıkları)
« : Ocak 12, 2010, 02:46:28 S »
Dermatoloji

Günümüzde alerjik deri hastalıkları modern yaşam biçimleri, değişen çevresel koşullar nedeniyle gittikçe artmaktadır. Atopik Ekzema, Kontak Ekzema, Ürtiker (Kurdeşen)gibi deri hastalıklarının nedenlerini bulmak; iç kaynaklı veya dış kaynaklı olup olmadığını anlamak ilk basamak tedavinin yanı sıra hastalıkların kronikleşmesini ve tekrarlamasını önlemek açısından çok önemlidir.

Güneş ışınının deride bağışıklık sistemini baskılayıcı etkisine dayanan bu tedavi biçimi özellikle Psöriasis ( Sedef Hastalığı) , Vitiligo (beyaz lekeler), Parapsöriasis, Mikozis fungoides (deri lenfoması) gibi bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarda yıllardır uygulanan etkin , ağızdan alınan immunsupresif ilaçlara göre yan etki olasılığı çok düşük olan çoğunlukla tedavide ilk seçilmesi gereken bir yöntemdir.

PUVA, Re PUVA, Ultraviyole A, Ultraviyolet B ve el ayak PUVA tedavisi şeklinde modern tasarlanmış Fototerapi tedavileri uygulanmaktadır.

Zührevi Hastalıklar

Cinsel temasla bulaşan hastalıkların erken tanı ve tedavisi toplum sağlığı ve koruyucu tıp açısından çok önemlidir.

Frengi (Sfiliz): Cinsel temasla deri ve mukozalardan bulaşan bu bakteriyel hastalık, ilk belirtilerini deri ve mukozalarda yara, döküntü, kızarıklık şeklinde gösterir.

Bel Soğukluğu (Gonore): Üretra, rektum gibi cinsel temasın olduğu, mukozal bölgelerde temastan iki-dört gün sonra akıntı ile belirtilerini gösterebildiği gibi, çoğu hastalar, asemptomatik taşıyıcıdır.
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)
« yanıtla #1 : Ocak 13, 2010, 10:35:41 »
akne
Yüz, omuzlar, sırt ve göğüsteki yağ bezleriyle ilgili kronik bir deri hastalığıdır. En çok 14-20 yaşlar arasında görülür ve bu hastalığın tipik belirtileri olan siyah noktalar, genellikle p...olojik rahatsızlıklara yol açar. Yağ bezlerinin kanalında bir t

ergenlik sivilceleri
Ergenlik yaşındakilerin yüz, omuz, sırt ve karınlarında görülürler. Siyah noktalar, beyaz benekler, kırmızı veya mor lekeler halindedirler. İçleri cerahat dolu bu sivilcelere; akne de denir. nedeni; yağ bezlerinin tıkanmış olmasıdır. Ergenlik sivilceleri kendiliğinden kaybolur. Sıkmamak, oynamamak gerekir. Tedavinin ilk şartı sabırdır. Yüzü günde 3-4 kere kükürtlü sabunla yıkamakta fayda vardır. Bu arada baharatlı yiyecekleri ve çikolatayı terketmek gerekir.

Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #2 : Ocak 18, 2010, 11:29:24 »
Sedef Hastalığı ve Tedavisi
 Sedef Hastalığı (Psoriasis), deri hastalıkları arasında dedikodusu en çok yapılanlarındandır
Halk arasında sürekli "Sedef" sohbetleri ve birbirlerine tedavi veya şifalı yerler ve bitkiler önermeler sık görülür. Sürekli gündemde oluşunun nedeni, bazen çok göz önüne çıkabilen ve göze batan belirtileri ve tedavisindeki zorluklardır. "Sedef" adını almasına neden olan tipik belirtileri; pembe - kırmızı, hafif kabarık bir zemin üzerinde yerleşik olan, beyaz, irice, parlak ve kuru kepeklerdir. Bu belirtiler 1 - 2 mm.'den 30 - 40 cm.'ye kadar büyüklükte, çok değişik şekillerde ve bir veya daha fazla sayıda olabilir. Ender olarak vücudun çok geniş alanlarını kaplayan tipleri de vardır. Çocuklarda daha az görülür.

Tipik belirtiler daha çok gövde, kollar ve bacaklarda görülür ve bunlar doktor olmayanlar tarafından dahi çok kolayca tanınırlar. Saçlı deride, avuç içinde, ayak tabanında, büklüm yerlerinde yerleşenler ise mantar hastalığı, egzama ve benzeri başka hastalıkları çok taklit ederler ve bazen doktorlar dahi bunları ayırdedemeyebilirler. Ancak deri hastalıkları uzmanlarının bu konudaki deneyimleri tanı için yeterli olacaktır.

Tırnaklarda da yerleşebilir ve yalnızca tırnakta dahi görülebilir. Tırnakta kalınlaşma, renk değişikliği, çukucuklar görülebilir.

Hastalığın kesin nedeni belli değildir. Kalıtımın %60 - 70 oranında geçerli olduğu kabul edilir. Kalıtıma bağlı olsun ya da olmasın, hastalığa yatkın bir zemin vardır ve çevre faktörleri de bu zemin üzerinde etkili olur. Bu faktörler arasında en iyi bilinenler p...olojik olanlarıdır. Ani şoklar, sıkıntı, gerginlik, sevgi ek...liği, anne - çocuk ilişkisi bozuklukları önemli tetikleyici faktörler olup; hastalığı başlatabilir veya alevlendirebilir. Diş çürüğü, bademcik iltihabı, idrar yolları iltihabı gibi mikrobik odaklar ve sürtme, çarpma, kaşıma gibi zedelemeler de tetikleyici etki yapabilir. Bunların dışında bilinen ciddi bir tetikleyici yoktur.

Hastalığın karaciğer veya başka bir organla ilgisi olmadığı gibi, yenilen yiyeceklerle de hiçbir ilgisi yoktur, fakat çok canı çekip de yenilemeyen yiyeceklerin etkili olma olasılığı daha fazladır.

Sedef hastalığının tedavisinde, hastalığın nedeni bilinmediği ve neden yönelik tedavi yapılmadığı için köklü çözüm getirip hastalığı ortadan kaldıracak bir yöntem ve olanak yoktur. Fakat var olan belirtiler tedavi edilir ve yenilerin çıkmasını önlemek için gereken önlemler yeterince alınırsa, uzun süre belirtisiz kalınan dönemler sağlanabilir. Tedavide amaç en az yan etki ile olabilecek en iyi iyileşmeleri elde etmek ve iyilik halini uzun süre sürdürebilmektir. Hastalığın , her hastaya uyabilen tedavi şekilleri yoktur. Hekim, her hasta için uygun olan tedaviyi ayrı ayrı belirleyecektir. Önemli olan hastayla hekimin karşılıklı güven ve uyumlarıdır. Hastanın her şeyden önce iyileşmeyi istemesi ve tedaviye uyum göstermesi gerekir.

Tedaviler hakkındaki tereddütlerini de hekimine danışmalı, kulaktan dolma bilgi veya komşu önerileriyle yorum yapmamalı ve tedaviyi bırakmamalıdır. Var olan belirtileri tedavi etmek için yan etkileri daha az olan, yerel uygulanan (deriye dıştan sürülen) ilaçlardan başlanılır. Bu uygulamalarda önce kepek dökücü ilaçlarla yüzey temizlenir ve diğer ilaçların etkinliği arttırılır. Değişik 4 - 5 çeşit yerel uygulama vardır ve genellikle 20 -30 gün içerisinde güzel sonuçlar alınır. Belirtilerin çok yaygın olduğu durumlarda ultraviyole ışını ile özel tedaviler uygulanır (UVB, PUVA, vb.). Bu tedavilerde de bir aydan sonra sonuç görülmeye başlanır ve ülkemizde en az 15 yıldır uygulanmaktadır. Doğal gün ışığı da değişik şekillerde yararlı olmaktadır. Çok inatçı ve ağır tiplerinde yan etkiler göze alınarak çok iyi bir takiple ağız yolu veya iğne şeklinde tedaviler devreye sokulur. Hangi tedavi uygulanırsa uygulansın tetikleyici etkenler de aradan çıkartılmaya çalışılır. Tedavinin başlangıcından itibaren hastanın bir p...iyatrist denetimine alınması, sonucu çok etkiler ve tekrarları azaltır. Banyolardan sonra sürekli nemlendiriciler kullanılıp, derinin kuruma, kaşıntı ve zedelenmesi, dolayısıyla yinelemeler önlenmeye çalışılır.

Sedef hastalığı sık tekrarlama eğiliminde olduğu için, hastaların da arayışları çok olacaktır. Tıp dışı tedaviler, kutsal ve şifalı sayılan yerler bu seçenekler arasındadır. Sedef hastalığı, p...olojik kökeni nedeniyle telkine çok yatkın bir hastalıktır ve hasta yapılan işleme inanmasına paralel olarak bu tür işlemlerden etkilenebilir. Bu yönüyle hastaların sömürülmesine de çok yatkındır. Belli bölgelerde sedef tedavisi konusunda ünlü yerler ve buralara sedef turizmi de vardır. İsrail'de Lut Gölü, ülkemizde Kangal Balıklı kaplıcası bu tip alanlardandır. Bu gibi alanların hiçbir tedavi edici özellikleri yoktur. Buradaki etkilenmeler önemli ölçüde p...olojiktir. Kişiler, şöhretini duydukları bir yere etkilenmeye hazır giderler, burada ortamlarından ve stresten uzak kalırlar, ayrıca aynı soruna sahip kişilerle oluşan dertleşme ortamı da doğal bir grup tedavisi oluşturacaktır. Güneş ışığı ve mineralli sular ise hemen hemen her yerde aynıdır. Hele hele içinde ne olduğu bilinmeyen halk işi tedavilere hiç yönelinmemeli; çözüm bir deri hastalıkları uzmanında aranmalıdır.

 
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #3 : Ocak 25, 2010, 10:20:23 »
Deri Kanseri
 Deri kanserleri bozulan çevresel faktörlerin de etkisi ile son yıllarda gitgide artmaktadır
Ülkemizde deri kanserlerinin sıklığına ilişkin sağlıklı istatistik veriler yoktur.

Deri 2 tabakadan meydana gelmiştir.

1) Epidermis
2) Dermis

Epidermis derinin üst tabakasıdır. Vücudu dış etkenlerden korur. Su, elektrolit ve ısı kaybını önler. Dermis epidermisin altındadır. Kıl follikülleri, ter ve yağ bezleri, damarlar, sinirler bu kattadır.

Daha derinde deri altı yağ dokusu vardır.

Deri kamserleri epidermisin bazal tabakası veya daha üstteki hücre tabakalarından kaynak alabilir. Deri kanserleri daha çok baş-boyunda olmakla birlikte tüm deri yüzeyinde olabilir. Vücudun güneş gören bölgeleri deri kanserlerine daha çok adaydır.

KİMLER DERİ KANSERİ OLURLAR?

Deri kanserinin esas nedeni güneşten gelen ultraviole ışınlarıdır.

Mor ötesi ışın veren elektrik lambaları ve bronzlaştırıcı suni ışık kaynakları da deri kanserlerine neden olabilir.

Ultraviole ışınlarına karşı dünyayı koruyan ozon tabakasının incelmesinin de deri kanserlerinde ciddi bir artışa neden olduğu bilinen bir gerçektir.

En çok risk altında olanlar.

- Açık tenliler,

- Derilerinde kolayca çillenme olanlar,

- Çok fazla sayıda beni (nevüs) olanlar ve bunların değişik şekil ve boyutta olması,

-Ailesinde deri kanseri bulunanlar,

- Açık havada fazla zaman geçirenler,

- Ekvatora yakın bölgelerde, yüksek rakımlı veya yıl boyunca yoğun güneş

ışığına maruz kalanlar. Bunların dışında,

- Herhangi bir sebeple radyoaktif ışın tedavisi (radyoterapi) uygulamaları,

- Uzun yıllar iyileşmeden kalan açık yaralar,

- Katran, zift, arsenik vs. gibi kimyasal karsinojen maddelere kronik şekilde maruz kalma,

- Kronik mikrotravmalara maruz kalma gibi nedenlerle de deri
kanserleri gelişebilir.

TİPLERİ NELERDİR?

2. Epidermisteki bazal hücrelerden kaynaklanan Bazal Hücreli Kanser (BHK)

2. Skuamöz (yassı)hücrelerden kaynaklanan Skuamöz Hücreli Kanser (SHK)

3. Melanositlerden (melanin üreten hücreler) kaynaklanan Malign Melanoma (MM)

BHK; en sık rastlanan deri kanseridir. Yavaş seyreder. Metastaz yapmaz. BHK nadiren hayatı tehdit eder.

SHK; sık rastlanan diğer bir deri kanseri tipidir. Dudaklar, yüz ve kulaklarda sık rastlanır. Lenf bezlerine bazen de iç organlara yayılabilir. SHK eğer tedavi edilmezse hayatı tehdit eder duruma gelir.

Deri kanserlerinin üçüncü tipi olan malign melanomalara daha az rastlanır. Ancak özellikle güneşli bölgelerde yaşayanlarda sıklığı giderek artmaktadır. Deri kanserlerinin en tehlikeli tipidir. Ancak erken teşhis edilirse tam olarak tedavi edilebilme şansı vardır. Teşhis ve tedavide gecikme genellikle ölümcül olmaktadır.

KANSERLEŞEBİLEN BAŞKA DERİ TÜMÖRLERİ VARMIDIR?

Bilinmesi gereken ve sık görülen iki deri tümörü benler ve
keratozlardır. Benler, yoğun pigmentli deri hücrelerinin kümeleşmesinden oluşur.

Bazen deriden kabarık şekilde, bazen derile aynı seviyededir. Bazen doğuştan beri vardır. Bazen de sonradan çıkabilir. Birçoğunun tehlikesi olmamasına rağmen doğuştan beri var olan geniş ve kıllı dev benler ile değişik renklerde ve sınırları net olarak seçilemeyen benler malign melanomaya dönüşme riski taşırlar.

Benler;

1) Kozmetik nedenlerle,

2) Giysi ve takılarla sürekli tahriş oluyorlarsa,

3) Malign melanomaya dönüşme ihtimalleri nedeniyle cerrahi olarak çıkarılırlar. Solar veya aktinik keratozlar ise üzerleri pürtüklü veya pullu, kahverengi veya kırmızı renkte yamalar şeklinde görülen deri tümörleridir. Genellikle derinin güneşe maruz kalan bölgelerinde görülürler. Bunların kansere dönüşme ihtimalleri vardır. Kansere dönüşme belirtileri gösterenler cerrahi olarak çıkarılmalıdırlar.

DERİ KANSERLERİ NASIL TANINIR?

Bazal ve Skuamöz Hücreli Kanserler çeşitli görünüşlerde olabilirler.

Genel olarak:

1) Beyaz ve pembe renkli küçük bir kitle şeklinde,

2) Yüzeyi düzgün, parlak veya çukur şeklinde,

3) Kuru, pullu, kırmızı bir nokta şeklinde,

4) Kabuklu, kırmızı, yumru şeklinde,

5) Kabuklu yanyana küçük kitleler şeklinde,

6) Bir yara izine benzeyen beyaz bir yama şeklinde olabilirler.

2-4 haftada iyileşmeyen, kanama ve ağrı yapabilen bu türdeki lezyonların kanser olabileceklerini düşünmek gerekir.

Malign Melanoma ise genellikle bir benden veya normal olan bir deriden başlayabilir.

Herhangi bir bende ortaya çıkan aşağıdaki değişiklikler
kanserleşme açısından uyarı kriterleri olarak kabul edilmelidir.

1. Asimetri

2. Kenar düzensizliği

3. Değişik renk tonlarında olma

4. Üzerinde kabuklanma

5. Kanama

6. Kaşıntı

7. Çevresinde kızarıklık

8. Kıllanma artışı

9. Boyutunda 6 mm'den daha fazla veya anormal bir artış olması.

Bu değişikliklerden biri veya birkaçı gözlenen benler cerrahi olarak çıkarılarak

Malign Melanoma açısından histopatolojik incelemeye tabi tutulmalıdır.

Eğer tüm bu değişkenler size karmaşık geliyorsa şunu hatırlamak çok önemlidir. Derinizi tanıyınız ve tepeden - tırnağa düzenli olarak muayene ediniz. Sizi şüphelendiren

birşeylere rastlarsanız hemen bir Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanına başvurunuz! Plastik cerrahlar tümörü fonksiyonel yapıyı bozmadan ve en estetik görüntüyü sağlayacak şekilde cerrahi olarak çıkartırlar. Çıkarılan dokunun histopatolojik incelemesi ile tam olarak çıkarılıp çıkarılamadığı, zeminde kalıntı kalıp kalmadığı anlaşılabilir.

TEDAVİSİ NASILDIR?

Tedavi kanserin tipine, büyüme evresine, yerleşim yerine göre değişmektedir.

Eğer kanser küçük ise işlem ayaktan, lokal anestezi altında kolayca yapılabilir.

Bu küçük ve az tehlikeli tiplerde kazıma (küretaj) veya elektrik akımı ile kanser

hücrelerini yoketme (des...asyon) işlemleri de yapılabilir. Ancak bu metodların tedavi açısından güvenilirliği az, iz bırakma ve deformasyon yapma ihtimalleri fazladır.

Kanser büyükse, lenf nodlarına veya vücudun başka bir bölgesine yayılmış sa büyük cerrahi işlemlere ihtiyaç duyulabilir.

Deri kanserlerinde muhtemel diğer tedavi seçenekleri kriyoterapi (kanser hücrelerinin dondurularak tahrip edilmesi), radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (antikanser ilaçların verilmesi)'dir.

Tedaviye başlamadan önce bu yöntemleri doktorunuzla beraber değerlendirmeli ve aşağıdaki sorulara cevaplar aramalısınız.

- Tümörün yok edilmesi açısından hangi tedavi yöntemi daha güvenlidir?

- Hangi seçenek size daha uygundur?

- Sizdeki kanser tipi için ne kadar etkilidir?

- Olası riskleri ve yan etkileri nelerdir?

- Beklediğiniz fonksiyonel ve kozmetik sonuçlar ne kadar elde edilebilir?

NÜKS OLUR MU? NÜKS ENGELLENEBİLİR Mİ?

Deri kanserleri nüksedebilir. Ancak nüks riskini azaltmak veya ortaya çıkabilecek nüksün riskini azaltmak mümkündür. Bunun için:

- Doktorunuzun çağırdığı kontrollere düzenli olarak uyunuz.

- Yaz aylarında özellikle de saat 11.00-15.00 arası saatlerde güneşe maruz kalmaktan

kaçınınız. Ultraviole ışınlarının su ve buluttan geçip, kum ve kardan yansıyabileceğini unutmayınız.

- Dışarda uzun süre kalmanız gerekiyorsa geniş kenarlı şapkalar ve uzun kollu elbiseler giyiniz.

- Açıkta kalan deri bölümleri için en az 15 güneş koruma faktörlü kremler kullanınız. Yüzdükten ve terledikten sonra da düzenli aralıklarla bu kremleri kullanmaya devam ediniz.

- Son olarak cildinizi düzenli olarak siz de muayene ediniz. Eğer herhangi bir şüpheniz varsa en kısa sürede plastik cerrahınıza başvurunuz.

 
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #4 : ubat 22, 2010, 03:09:07 S »
Yüz Gerdirme-Yenileme Ameliyatları
 Yüz germe (ritidektomi) yüzdeki yaşlanmaya bağlı sarkmaları, kırışıkları gererek ve asarak gidermeye yarayan cerrahi bir yöntemdir
Fakat son yıllarda yüzdeki yaşlanmayla ilgili tüm girişimler, yüz yenileme (fasiyal rejuvenasyon) adı altında anılmaya başlanmıştır.

İnsan yaşlandıkça, yılların, güneş ışınlarının, günlük streslerin ve diğer etkenlerin (sigara, içki, kötü beslenme) etkisiyle yüz derisi sarkar, kırışır, üzerinde çeşitli lekeler ve düzensizlikler oluşur. Yaşlı bir yüzde; alın çizgileri belirginleşmiş, kaşlar düşmüş, göz kapakları sarkmış, göz altlarında torbalanmalar ve çizgiler oluşmuş, ağız – burun bölgesinde derin çizgiler oluşmuş, yanak sarkmış, çene konturları kaybolmuş, boyun yağlanmış ve deri perdeleri oluşmuş bir görüntü vardır. Deri canlılığını kaybetmiş, üzerinde güneş lekeleri ve diğer benler belirmiş, incelmiş ve kırışmıştır.

Plastik ve Estetik Cerrahi ameliyatlarından olanı yüz germe ameliyatı İngilizceden geçen deyimlerle "face lift" veya "ritidektomi" diye de anılır. Yüz germe-yenileme ameliyatları ile alın, yüz ve boyun derisindeki sarkıklıklar ve düzensizlikler giderilir; yanak ve boyundaki fazla yağ dokusu alınır, yüz fasyaları ve yağ dokuları anatomik yerlerine çekilip asılır, yüz dokuları takviye edilir, göz kapakları düzeltilir ve diğer tamamlayıcı girişimler yapılabilir (Deri soyma-peeling, dolgu ve botoks gibi).

Kimler bu ameliyat için iyi bir adaydır?
Yüz germe ameliyatına aday ideal kişiler, yüz ve boyun derisi sarkmaya başlamış ancak cildi hala elastikiyetini tam kaybetmemiş , başka sağlık problemi olmayanlardır. Genellikle 40 yaşın üzerindeki erkek ve kadınlara bu ameliyat uygulanır. Fakat yapısal ve genetik nedenlerle daha erken yaşlarda da bu tip ameliyatlar tam veya limitli olarak yapılabilir. Yüz germe ameliyatı sırasında, yüzün daha güzel ve daha genç görünmesi için, burun ve gözkapakları estetiği, alın düzeltme, kaş kaldırma ameliyatları da eklenebilir. İnce kırışıklıklar için dolgu maddelerinin enjeksiyonu (yağ, hyalurinik asit vb) veya peeling (mekanik, kimyasal, lazer) ve kırışıklıklar için botoks yapılabilir

Ameliyat öncesi
Yüz yaşlanması - sarkması ile ilgili probleminiz olduğunda ve ameliyat düşündüğünüz zaman, önce ne istediğinizi ve neden istediğinizi kendinizle tartışın ve ardından bir plastik cerraha başvurun. İstek ve beklentilerinizi teker teker doktorunuza anlatın ve kendisi ile tartışın. Sigara kullanıyor iseniz mutlaka ameliyattan 10 gün önce bırakın. Doktorunuza güneşlenme ve cilt bakımı alışkanlığınızı iletin, ameliyatın daha kalıcı bir sonuç vermesi için,ameliyat sonrası yapmanız gerekenleri sormayı unutmayın. Gerekirse birkaç kez doktorunuzla konuyu tartışın.

Ameliyat
Ameliyat hastane koşullarında, anestezi uzmanının gözetiminde, ameliyathanede yapılır. Genel anestezi ile yapılabildiği gibi,intravenöz sedasyon (sakinleştirici ilaçlar eşliğinde) lokal anestezi ile de yapılabilir. Bu tür ameliyatlar tekniğe ve yapılacaklara göre 3-10 saat sürebilir. Aynı gün eve çıkmak mümkündür, ancak genellikle 1 gece hastanede kalmak uygundur. Ek işlemler (burun,göz kapağı vb ) aynı seansta yapılabilir. Yüz germe ameliyatı izsiz değildir. Ancak bu izler saklandığı için belirgin değildir. İzler, şakak bölgesinde saçlı deri içinde, kulak önü ve arkasında gizlenir. Çene altı bölgesindeki yağlar alınırsa çene altında 3-5 mm.lik bir iz kalır, gözkapağı ve alın germe eklenirse göz kapaklarında ve alında saçlı deri içinde ek izler kalır. Ancak yüzdeki bu izler çoğunlukla belirgin olmayan ve gizlenebilen izlerdir.

Ameliyat sonrası
Ameliyat sonrası erken dönem genellikle rahat geçer. Yüzde genel bir şişlik ve morarma, uyuşukluk ve gerginlik hissi olabilir. Ameliyat esnasında yüz sinirleri anesteziden hafif derecede etkilenebileceğinden yüzde hafif asimetriler olabilir. Bunlar 3-5 gün içinde kendiliğinden geçer. Gözler, burun ve ağız açık bırakılacak şekilde baş sargısı ve yanaklara soğuk ped uygulanır. Doku içinde kan birikmesini önlemek amacıyla diren denilen silikon borular konabilir. Direnler en geç 2 gün içinde çekilir. Sargı 2-3 gün sonra tamamen açılır. Genel kontrol ve pansuman değişimi yapılır. Saçlar bu dönemde yıkanabilir. Dikişler eriyen tipte değilse 5-7 gün sonra alınır.

Normal yaşama dönüş
Ameliyat tekniğine uygun yapıldıysa iyi sonuç verir. Nadiren ikinci düzeltmeler gerekli olabilir. Ameliyat sonrası 2. günden itibaren hasta ayağa kalkar ve evdeki işlerini yapabilir. Hasta bir hafta sonra şişliklerin geçmesiyle işine dönebilir, makyaj yapabilir. 2-ay ağır egzersizlerden ve aşırı güneş ışığından kaçınması, dış darbelerden korunması önerilir. Yüz ve boyun derisine yeni verilmiş şekil, kişinin yapısına ve çevre koşullarına göre bazen 5-10 yıl, bazen de yaşam boyu dayanır.

Yüz yenileme operasyonları
- Alın germe- kaş kaldırma
- Yanak (orta yüz) germe
- Boyun germe
- Liposuction
- Göz kapağı estetiği (blefaroplasti)Burun estetiği
- Diğer düzeltici cerrahiler (deri lezyonları alınması, dermabrazyon vb)

Yüz yenileme estetik girişimleri
- Dolgular
- Yağ enjeksiyonu: Dudak, yanak ve yüz konturları için
- Sentetik dolgu maddeleri enjeksiyonu: Kırışıklar, dudaklar ve küçük düzensizlikler için
- Soyma işlemleri (Peeling-Kimyasal peeling-Mekanik peeling=dermabrazyon- Lazer ile peeling (Lazerbrazyon)
- Botox: Deri kırışıkları için
- Kozmetik ürün uygulamaları – Evde kremle peeling, deri rengini açma, deri yenilenmesi aktive etme amacı ile

Yüz germe– yenileme ile ilgili her türlü estetik ve rekonstrüktif ameliyat estetik ve plastik cerrahi uzmanlarının işidir. Diğer branş cerrahlarının bu ameliyatlarla ilgili telkinlerine karşı dikkatli olunuz.

 
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #5 : Mart 18, 2010, 11:48:45 »
Allerjik Deri Hastalıkları (Egzama..)
Dermatit olarak da bilinen egzamanın başlıca özellikleri; deride kızarıklık (eritem), içi sıvı dolu keseciklerin oluşması, pullanma, kalınlaşma ve sertleşmedir. Bunlar çoğu olguda birbirini izleyen aşamalar olarak ortaya çıkıyorlar. Bunlarla birlikte çok şiddetli de olabilen kaşıntı görülüyor. Egzama büyük ölçüde alerjik nedenlere bağlı gelişiyor.

Egzama Tipleri
Egzama akut ya da kronik olabiliyor. Kla... kabul edilen akut biçiminde; deride kızarıklık, içi sıvı dolu keseciklerin oluşması ve bu keseciklerin patlamasıyla deride sulanma görülüyor. Kronik biçiminin başlıca özelliği ise derinin kalınlaşıp sertleşmesidir. Derinin kalınlaşması iltihabın ve kaşınmanın uzun sürmesi sonucu gelişiyor. Egzamaların yüzde 70”i yabancı maddelerle temasa bağlıdır; yüzde 16”sı ise atopik dermatit adıyla anılan alerjik deri hastalığıdır. Atopik dermatit hastalığı yatkınlığın çok fazla olduğu küçük ve genç yaşlarda başlıyor. Vücudun belirli hastalıklara yatkın olması durumuna diyatez deniyor. (örneğin, eklem iltihabı diyatezi olan kişi eklem hastalıklarına, kanda ürik asit diyatezi olan kişi de gut hastalığına kolay yakalanıyor) Egzama olgularının yüzde 8”i derideki yağ bezlerinin aşırı yağ salgılamasına bağlı oluşuyor ve daha çok yenidoğanda kabuklanma biçiminde görülüyor. Kalan yüzde 6”sını da terleme bozukluğuna bağlı egzamalar oluşturuyor.

Nedenleri
Çeşitli egzama tipleri arasında yalnızca temas dermatitinin kesin nedeni biliniyor. Belirli bir maddeyle art arda temas sonucunda gelişen aşırı duyarlılık, aynı maddeyle yeniden karşılaşıldığında egzama belirtilerine yol açıyor. Belirtiler yabancı maddenin değdiği vücut bölgesinde ortaya çıkıyor, ama çevreye de yayılabiliyor. Çeşitli maddeler temas dermatitine yol açabiliyor. Sanayileşmenin artması ve yapay reçine, gübre gibi yeni malzemelerin kullanıma girmesiyle egzama etkenlerinin sayısı da artıyor. Bu maddelerin alerji yapma tehlikesi yüksektir ve egzama tıpta meslek hastalıkları incelemelerinin önemli bir konusunu oluşturuyor. Bazen hastada birden çok maddeye karşı alerji görülüyor. Bu durumun çarpraz duyarlılık ya da grup duyarlılığı adı verilen biçiminde alerji etkeni değişik maddelerin molekül yapısında bulunan bir kimyasal gruptur. Örneğin hasta saç boyalarında kullanılan parafenilendiamin gibi para grubundan bütün ilaçlara alerji geliştirebiliyor. Birden çok maddeye karşı aşırı duyarlılık, bu maddelerin arasında kimyasal bir benzerlik olmadan da gelişebiliyor. Bu durum genellikle kronik ya da yineleyici egzama olgularında görülüyor.
Dinitroklorobenzol gibi egzama yapabilen maddelerle temas etmiş kişilerin büyük bölümünde hastalığa rastlanılıyor. Yapısal etkenlerin fazla önemli olmadığı bu olgularda, hastalığın alerji gelişmesine bağlı olarak değil, daha çok doğrudan bu maddeyle temas sonucu oluştuğu düşünülüyor. Madde deriyi hemen ve doğrudan etkiliyor, hastalık tablosu alerji kökenli egzamaya özgü üç evre görülmeden hemen ortaya çıkıyor. Alerji kökenli egzamada
1) Alerji yapıcı maddenin etkisinde kalma
2) Aşırı duyarlılık geliştiren vücudun maddeye karşı antikor üretmesi
3) Maddeye yeniden temas sonucu deride egzama lezyonunun ortaya çıkması
olmak üzere üç evreden oluşuyor. Ev kadınlarında sıkça görülen deterjan egzaması ise suda yumuşamış deriden kolayca emilen deterjan ya da sabunların doğrudan etkisine bağlıdır.

Yatkınlık
Bazı insanlar egzamaya ortalamadan daha fazla eğilimlidir. Bunlar genellikle sarışın, derileri ince ve daha duyarlı olan kişilerdir. Temas dermatitlerinin büyük bölümünde alerjik bir sürecin varlığı kesindir. Atopik dermatitte de alerji yapıcı maddelerin etkisinde kalmak büyük önem taşıyor ama temas dermatitinde olduğu kadar belirleyici değildir. Çünkü, yapısal etkenlerin, otonom sinir sisteminin, beslenme, sindirim gibi işlevlerin de rolü önemli. Bu olgularda alerji yapıcı madde deriye doğrudan değmemiş, ağızdan ya da solunum yolundan da alınmış olabiliyor; maddenin vücuda giriş yolunu kesin olarak saptamak bazen çok güçtür.
Organizmanın savunma sisteminin ürettiği antikorlar genellikle kan dolaşımında bulunuyor. Egzamada bu antikorların varlığını saptamaya yönelik kan testleri sürekli olumsuz sonuç veriyor. O zaman antikorlar nerededir? Son araştırmalar, antikorların lenf bezlerinde lenfositler tarafından deriye taşındığını gösteriyor. Deriye ulaştıklarında alerjiye yol açan maddelerle birleşince bu antikorlar egzamanın bilinen belirtilerini ortaya çıkarıyor.
Yapısal egzamanın nedenleri daha da karmaşık. Hatta tam olarak bilinmeyen nedenlerle bağışıklık sisteminin savunma mekanizmaları çok yetersiz kalmış hastalara nasıl yaklaşılacağı henüz çözülmemiş bir sorun. Hastada egzama ve ürtiker belirtileri dönüşümlü olarak birbirini izliyor; alerji yapıcı maddelerin saptanarak hastadan uzaklaştırılması da hastalığın gelişimini fazla etkilemiyor. Yapısal egzama en çok sindirim ve sinir sistemi bozukluklarına bağlanıyor ama bunların gerçek önemi henüz aydınlatılmış değil.

Belirtileri
Egzamanın başlıca evrelerini şunlar oluşturuyor;
· Kızarıklık: Derideki damarların genişlemesine bağlıdır.
· Keseciklerin oluşması: Genişleyen damarlardan sızan sıvı (serum) keseciklerin oluşmasına yol açıyor.
· Eksüdasyon: Keseciklerin parçalanmasıyla içlerindeki sıvı dışarıya sızıyor. (yaş egzama)
· Pullanma: Bir sonraki bu evreye “onarım” aşaması da deniyor, çünkü yeni bir deri katmanı oluşuyor.
· Kalınlaşma: Aşırı uyarılmanın yol açtığı örselenme ve sürekli kaşınma deriyi kalınlaştırıyor. Ayrıca deri kurudur. Özellikle parmak araları, el ayaları gibi kıvrım yerlerinde çatlak ve yarıklar görülüyor.

Değişik egzama tiplerinde değişik klinik tablolar ortaya çıkıyor ama yukarıda değinilen evreler genel çizgileriyle bunların hepsinde bulunuyor. Egzamada zedelenmiş deri yüzeyi mikropların enfeksiyon yapmasını çok kolaylaştırıyor. Örneğin, impetigo adı verilen bakteri enfeksiyonuna yol açabiliyor. Enfeksiyon bazen çok şiddetli olabiliyor ve önceden var olan egzamayı gizleyebiliyor. Egzamanın bütün vücut yüzeyine yayılması ise ender görülen bir durum. Eritrodermi olarak da bilinen bu durum hasta için yaşamsal tehlike taşıyor.

Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #6 : Mart 30, 2010, 09:34:08 »
PİTRİASİS ROSEA (MADALYON HASTALIĞI)


Pitriasis rosea veya madalyon hastalığı gülleme veya gül hastalığı olarakta bilinir.


Pitriasis rosea kendiliğinden iyileşen bir hastalıktır.2-10 hafta arasında geçmektedir. En çok ergenlik çağında ve genç erişkinlerde ortaya çıkar.


Yapılan bir çalışmada human herpes virüs 7 etken olarak bulunmuştur.


Genellikle döküntüler dışında şikayet olmaz. %40 hastada kaşıntı eşlik edebilir. %20  halsizlik ve üst solunum yolu infeksiyonu veya mide-barsak şikayetleri birlikte olabilir.


Başlangıçta  genellikle gövdede 2-6 cm çaplı oval, kırmızı ve üstü pullu döküntü ile başlar. Bu belirtiden 2 hafta sonra 1-2 cm çaplı daha ufak kırmızı, oval ve hafif pullu çok sayıda döküntü ortaya çıkar.


Çocuklar dışında el, ayak ve yüzde döküntü görülmez. Özellikle sırtta yaygın olarak görülür. Sırttaki döküntülerin dizilimi noel ağacına benzetilir.




Pitriasis rosea tedavisi:


Çoğu kez tedavi gerektirmez. Şikayetler yoğunsa


Kaşıntı kesici krem ve losyonlar
Kortizon içeren kremler
Çok şiddetli şikayetlerde sistemik kortizon tedavisi
Ağız yoluyla günde 1 gr Eritromisin
UVB tedavisi
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #7 : Mays 14, 2010, 10:02:53 »
BEHÇET HASTALIĞI VE KOMPLEKS AFTOZİS

Behçet hastalığı oral veya genital aft, artrit, kutanöz lezyonlar, oküler, gastrointestinal ve nörolojik bulgularla karakterize kronik multisistem hastalıktır. İlk kez rekürren oral aftöz ülserler, genital ülserler ve hipopyonlu üveitis olarak Türk dermatolog Hulusi Behçet tarafından 1937’de tanımlanmıştır. Behçet hastalığının tanısı, "O’Duffy and Goldstein" ve "International Study Group" tarafından saptanmış klinik kritelere göre konur. Kompleks aftozis, Jorizzo ve arkadaşları tarafından, sistemik bulguların yokluğunda varolan üç veya daha çok sayıda oral veya oral ve genital aftlar olarak tanımlanmıştır. Bu hastaların, Behçet hastalığı olanlardan ayrımı yapılmalıdır.

Epidemiyoloji

Behçet hastalığının Orta Doğu ve Japonya’da görülme oranı yaklaşık 1/1000’dir. Hastalık Kuzey Avrupa’da, Birleşik Devletler ve Birleşik Krallıklar’da belirgin az sıklıktadır. Ortalama başlangıç yaşı 20-40 arasındadır. Çocuklarda ve yaşlılarda nadirdir. Behçet hastalığı siyahlarda sık değildir, ancak etkilenirlerse mukokutanöz özelliklere sahip çok sayıda lezyon olma eğilimindedirler. Bazı ailesel vakalar bildirilmiştir, ancak kalıtımın paterni belli değildir.

Kompleks aftozisli hastalar, intervalleri günler ve aylar arasında değişen, tekrarlayan bir veya daha fazla ağrılı oral ülserlerle tanımlanan RAS (rekürren aftöz stomatit) alt grubudur. RAS’li hastaların prevalansı %5’ten % 66’ya kadar değişir. Başlangıç çocukluk çağı ve adölesanlarda meydana gelebilir ve bazı hastalarda ilerleyen yaşlarda sıklığı azalır.

Tanı ve Hasta Değerlendirmesi

Patognomonik laboratuvar testlerinin veya histolojik bulguların yokluğu Behçet hastalığının tanısının klinik kriterler kullanılarak yapılmasını gerektirir. O’Duffy ve Goldstein tanı için rekürren oral veya genital aft ve buna eşlik eden iki ek sistemik bulguyu, inkomplet formun tanısı için sadece bir sistemik bulguyu gerektirir. İnflamatuvar barsak hastalıkları, SLE, Reiter’s sendromu ve herpetik enfeksiyonlarda aftöz lezyonlar ve romatolojik bulgularla kendini gösterebilmektedir, bu nedenle Behçet hastalığı tanısından önce bu tanılar ekarte edilmelidir. Uluslararası Çalışma Grubunun 1990 yılında yayınlanan Behçet hastalığının tanısını saptamada kullanılan kriterleri, pozitif paterji testini de içermektedir. Paterji, kutanöz travmadan 24 saat sonra püstüler lezyonların ortaya çıkışıdır ve bazı çalışmalarda kullanışlı bir tanı kriteri olarak bulunmuştur. Bununla birlikte Davies, Fordham, and Dirwan Behçet hastası 19 İngiliz hastanın sadece birinde paterji pozitifliği saptamıştır. Genç yetişkinlerde akne benzeri deri lezyonları yaygın olması, tanıda göz önünde bulundurulmalıdır. Paterji bölgesinin klinik değerlendirmesi yerine, histamin enjekte edilen bölgenin histopatolojik incelemeside önerilmektedir.

Çeşitli laboratuar testleri çalışılmıştır fakat hiçbiri Behçet hastalığı için spesifik bulunmamıştır. Lökositoz, sedimentasyon artışı, IgG, IgA, IgM, CRP ve alfa-2 globulin yüksekliği hastalığın eksezerbasyonu sırasında saptanmıştır. Nörolojik bulguları olan hastalarda serebrospinal sıvıda protein ve hücre sayısında artma görülebilir.

Kompleks aftozis B1, B2, B6, B12, folat, demir, çinko ek...liklerinde görülebilir ve replasman tedavilerine yanıt verir. Aftozisle ilişki gösteren diğer hematolojik anormallikler, ...lik nötropeni ve agranulositozdur. Hastalık GCSF (granülosit koloni stimulan faktör) ile tedavi edilebilir. İnek sütü, gluten, renklendiriciler ve koruyucular gibi çeşitli yiyeceklere karşı allerji, rekürren aftozisli hastaların lezyonlarının patogenezinde suçlanmaktadır. Sigara içmenin oral ülserasyonlara karşı koruyucu etkisinin olduğu düşünülmaktedir. Sigara içmenin, artmış keratinizasyon vasıtasıyla mukoprotektif etkisinin olabileceğini ileri sürülmektedir. Menstrüel ...lus ve stresle ilgisi tartışmalıdır. Nonsteroid antiinflamatuar kullanımı RAS ile ilişkilidir. Diş macunlarında kullanılan sodyum lauril sülfat oral ülserasyonların ortaya çıkışını artırabilir.

Kompleks aftozisli hastalar başlangıçta HSV kültürleri veya PCR ile değerlendirilmelidir. Temel laboratuvar testleri serum vitamin B12, folat ve demir seviyeleri, tam kan sayımını içerir. Rutin idrar analizi, Behçet hastalığı’nda sık olmayan renal disfonksiyonu saptamada, proteinüri ve mikoskopik hematüriyi tesbit edebilir. Dapson tedavisini gerektiren hastalarda, ilaçların indüklediği hemoliz riski altında olanların saptanması için G6PD seviyesi bakılmalıdır.

Sistemlerin tam bir gözden geçirilmesi, artralji, oküler, gastrointestinal sistem ve nörolojik semptomların değerlendirmesi zorunludur. Pozitif bulgular, oftalmolojistler, gastroenterologlar veya nörologlar tarafından ileri bir değerlendirme yapılmasını gerektirebilir. X-Ray muayenesi, spesifik eklem şikayetleri olan hastalarda eroziv artriti dışlamak için kullanışlı olabilir. Otoimmün hastalık ailesel öyküsü olan hastalarda, özellikle Reiter Sendromu ve inflamatuar barsak hastalığının değerlendirilmesi için HLA B27 testine ihtiyaç duyulabilir. Behçet hastalığı’nın kutanöz manifestasyonlarının identifikasyonu için uygun lezyonlardan biyopsi yapılmasını içeren tam bir deri muayenesi tüm hastalara yapılmalıdır. Üç haftadan fazla sebat eden aftlar, liken planus, eritema multiforme, büllöz pemfigoid, pemfigus vulgaris gibi oral kavite hastalıklarının yönetimi için biyopsi gerekebilir.

Patogenez

Kompleks aftozis ve Behçet hastalığı arasındaki en önemli fark dolanan antikorların varlığı ve artmış nötrofil migrasyonudur. Kompleks aftozis ve Behçet hastalığının her ikisinin de inatçı doğası ve tedaviye yanıtın iyi olmaması nedenleri tanımlamayı zorlaştırır.

Genetik

Büyük Britanya, Kore, Japonya ve Orta Doğudaki hastalarla yapılan çeşitli çalışmalar Behçet hastalığı ile HLA B51 arasında önemli bir ilişkiyi göstermiştir. Reiter sendromu ve inflamatuar barsak hastalıkları spektrumu ile asosiye olan HLA B27 antijeni ile Behçet hastalığı arasında bağlantı yoktur. HLA DR1 ve HLA DQW1 pozitifliği, Behçet hastalığı başlangıcına karşı direnç gösterir.

İnfeksiyöz Nedenler

Behçet hastalığının patogenezinde infeksiyöz ajanlar suçlanmakta fakat hiçbiri Behçet hastalığında izole edilememiştir. HSV tip1’in homolog DNA’sı, Behçet hastalığı olan hastaların periferik kan lenfositlerinin nükleusundan izole edilmiştir. A...lovire yanıt veren Behçet hastalığı olan hastalar rapor edilmiştir. Buna karşın diğer hastalar a...lovirden fayda görmemiştir. Yakın zamanlarda tükrükten HSV DNA’sı için yapılan PCR testi Behçet hastalığı olanlarda, aktif oral ülserasyonu olanlar ve olmayanlar arasında farklılık olmadığını göstermiştir. Bir diğer çalışmada RAS’li yirmi bir hastanın ülserlerinden alınan biyopsi örneklerinden altısında HSV 6 tesbit edilmiştir, bununla beraber VZV veya CMV izole edilememiştir. Diğer viral etyolojileri izah etme girişimi tutarlı değildir.

Japon araştırmacılar tarafından Behçet hastalığı ile Streptococcus spp arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmalar göstermiştir ki Behçet hastalıklı hastalarda Streptococcus spp'a bağlı tonsillit ve dental tanşıyıcılık insidansı yüksektir. Dental girişimler, streptokokkal antijenlerle deri testinden sonra Behçet hastalığının semptomları artar. Diğer çalışmalarda, Behçet hastalarının aftlarının histopatolojik muayenesinde, inflamasyon bölgesinde streptokokkal antijenlerinin birikimi ve nötrofil ve T lenfositi içeren inflamatuvar infiltrasyon ortaya çıkmıştır. Streptococcus sanguis Behçet hastalarının oral florasında yüksek konsantrasyonda saptanmış ve rekürren afta neden olacağı düşünülmüştür. Muhtemel mekanizması kemiluminesans ile ölçümde yüksek bulunan nötrofil aktivasyonudur.

İmmün Regülasyon

Romatoid artrit (RA), sistemik lupus eritematosus (SLE) ve Sjögren sendromunda daha önce gösterildiği gibi, Behçet hastalarında eksojen IL-2'nin T hücre aktivasyonunu artırdığı gösterilmiştir. IL-2'yi inhibe eden çözünür IL-2 reseptörü, juvenil RA, SLE, RA'teki gibi Behçet hastalarında da yükselmiştir. CD8 antijen bir insan süpresör/sitotok... T hücre markırıdır. RA ve SLE gibi otoimmün hastalıklar, renal transplantasyonlu hastalar ve Behçet hastalığında artmıştır. Behçet hastalarında vaskülitin immünolojik mekanizmasında, CD8 antijeni ve çözünür IL-2 reseptör düzeyi artmıştır.

TNF, akut ve kronik inflamatuvar hastalıklarda bulunabilen, lenfositler ve retiküloendotelyal hücrelerden salınan bir sitokindir. Behçet hastalığında seviyesi artmış olmasına rağmen, hastalığın aktivitesini önceden bildirmez. Monositler ve doku makrofajları tarafından salınan IL-1, infeksiyöz ve inflamatuvar hastalıklara konağın cevabında, önemli bir immünolojik mediatördür. T hücre aktivasyonu ile üretilir ve sinir sistemini ile etkileşerek ateş oluşumu sağlar. Bir çalışmada, IL-1 seviyesi 24 Behçet hastası gurubunda, kontrol gurubundan yüksek bulunmuştur. Bu nedenle, IL-1 Behçet hastalarının inflamatuvar cevabında anahtar rol oynamaktadır.

CD4 hücrelerinin IL-2 üretiminin, aktif üveoretiniti olan hastalarda, inaktif hastalardan yüksek olduğu saptanmıştır. Oküler hastalık patogenezinde Th1 tutulumu olduğu bildirilmiştir.

Kabakulak ve pürifiye protein deriveleri ile test yapılan Behçet hastalarında bozulmamış hücre aracılıklı immünite gösterilmiştir. Diğer yandan, çalışmalar total T hücre sayısı ve Th/Ts oranında azalma olduğunu tespit etmiştir ve diğer çalışmalar Behçet hastalarında NK aktivasyonunda azalma ve anormal B hücre fonksiyonu göstermiştir.

Effektör Mekanizmalar

Kwon, Kim ve Kim, daha önce tanımlanan oranlara benzer olarak, Behçet hastalarının %48'inde kontrol gurubundan daha yüksek sirkülasyonda immün kompleks bulunduğunu göstermiştir. Sirkülasyonda immün kompleks aracılıklı zararlanma ile birlikte nötrofil migrasyonu Behçet hastalığının mukokutanöz ve sistemik etkilerinin patogenezinde rol oynamaktadır. Sirkülasyondaki immün kompleksler Behçet hastalığının sistemik lezyonları ve mukokutanz püstüler lezyonlarına sebep olan nötrofilik vaskülite neden olur. Bazı invitro çalışmalar, oral talidomidin nötrofil kemotaksisini inhibe ettiği gösterilmiştir, fakat bu küçük bir Behçet hastası gurubunda bulunmuştur. Aynı zamanda çalışmalar göstermiştir ki, kompleks aftözis de, Behçet hastalığında görüldüğü gibi, sadece sirkülasyonda artmış immün kompleks veya nötrofil migrasyonunda artma bulunmamaktadır.

KLİNİK ÖZELLİKLER

Aft

Oral veya genital aft Behçet hastalığının tanısı için gerekli bir özelliktir ve sıklıkla başlangıç bulgusudur. Bu aftlar kompleks aftta görülenlere benzer. Oral ülserasyonun en yaygın tutulum bölgesi, Reither'de damak, tonsil ve farinks olmasına karşın, aflarda en sık yerleşim yeri bukkal mukoza, diş eti, dil, dudak ve farinkstir. Oral ülserasyonlar Behçet hastalığında tipik olarak ağrılıdır. 1-3 cm çapında, yüzeyel veya derin ve fibröz sarı tabana sahiptir. Hastalar, 1-4 hafta devam eden tek veya çok sayıda ülserasyona sahiptir. Ülserler, toplu iğne başı büyüklüğündeki lezyonların birleşerek küme oluşturmasıyla herpetiform olabilir. Behçet hastalığının aftları ve kompleks aftlar tipik, tükrük bezleri çevresinde dev nekrotizan ülserlerle karekterize Sutton ülserinden farklı olarak, skarsız iyileşir.

Genital aftlar genellikle skrotum veya vulvada oluşur ve ağrılı olabilir veya kadın hastalarda asemptomatik oluşabilir. Klinik seyirleri ve görünümü oral aftlara benzer fakat sıklıkla rekürren olmazlar ve skar bırakma eğilimindedir. Oral ve özellikle genital ülserlerin başlangıç prezentasyonunda, herpes simpleks ayırıcı tanıda düşünülmeli ve PCR veya kültürle dışlanmalıdır.

Kutanöz Lezyonlar

Behçet hastalığında eritema nodozum benzeri lezyonlar, papülopüstüler erüpsiyonlar, abseler, pyoderma gangrenozum benzeri lezyonlar, nekrotizan vaskülitin palpabl purpurik lezyonları ve deri injeksiyonuna reaktiviteyi (paterji) içeren çeşitli kutanöz lezyonlar tanımlanmıştır. Behçet hastalığı tanısında Sweet sendromu benzeri lezyonlar oluşabilmektedir. Behçet hastalığında görülen eritema nodosum benzeri lezyonların histopatolojik özelliği dermis içerisinde ve subkutan dokuda nötrofilik vasküler reaksiyon veya vasküliti, lenfohistiyositik septal ve lobuler panniküliti, granülamatöz panniküliti ve perivasküler lenfosit dermal inflamasyonu içerir.

İnternasyonel Çalışma Grubu ve Behçet hastalığı için Japonya Araştırma Komitesi folliküler akneiform lezyonları Behçet hastalığının diagnostik deri belirtilerinden biri olarak tanımlamıştır. Akneiform ve follikülit benzeri lezyonlar nonspesifik, özellikle adolesanda gözlenebildiği için bir çok otör bu bulgunun dahil edilmemesini önerir.

Göz Tutulumu

Behçet hastalarında göz tutulumunun sıklığı %70-85 arası olarak rapor edilmiştir. En yaygın oftalmolojik belirtileri posterior üveit, konjuktivit, korneal ülserasyon, papil ödem ve arterittir. Behçet hastalığının en kla... göstergesi olan posterior üveit körlüğün en sık nedenidir. Posterior üveit arteriyel ve venöz oklüzyonla beraber şiddetli vaskülitle karakterizedir. Behçet orijinal olarak körlük nedeni hipopyon (gözün anterior kamerasında püy) olarak tanımlanmışsa da günümüzde bu bulgu çok seyrektir. Behçet hastalığının sekonder komplikasyonları katarakt, glokom, iris ve retinanın neovaskülarizasyonunudur. Behçet hastalıklı birçok hastada papil ödemi bir başlangıç belirtisi olarak rapor edilmiştir ve buna da genellikle benign intrakranial hipertansiyon veya retinal vaskülit neden olmaktadır. Behçet hastalığında üveit uzun dönem görsel prognozun kötü olması ile ilişkilidir. Teşhisten sonraki birkaç yıl içerisinde göz belirtisi olmayanların göz tutulumu olmayacağını ancak göz hastalığı olanlarda 2 yıl içerisinde anterior ve posterior segmentin ikisinin de tutulacağını bildirilmektedir.

Behçet hastalıklı birçok hasta üç tanımlanmış görme kaybı paterni ile bilateral göz tutulumu gösterirler:

 

Yavaş progresyon gösteren sinsi görme kaybı
 

 

Parsiyal düzelme ile beraber progresif görme kaybı
 

 

Hızlı irreversable unilateral görme kaybı ile beraber diğer gözün kısa süre içerisinde kaybı
 

Floresan anjiografiyle beraber fundoskopik muayenede vaskülitle beraber vasküler sızıntıyı, kapiller dilatasyon bölgesini, sekonder retinal telenjiektazileri ve retinanın derin nekroz ile sonuçlanan okluziv vaskülit gibi retinal bulgular saptanabilir. Retinal vasküler komplikasyon ve antikardiyolipin seviyelerinin artması arasında bir ilişki bulunmamıştır.

Nörolojik Bulgular

Behçet hastalığında nörolojik belirtiler başağrısı, meningoensefalit, nöbet, serebral venöz tromboz, kranial sinir felçleri, serebellar ataksi, hemipleji ve benign intrakranial hipertansiyonu içerir. Bu belirtiler Behçet hastalığının başlangıcından itibaren 1 ile 10 yıl arasında gözlenebilir. Behçet hastalarında intrakranial hemoraji ve serebral anevrizma tanımlanmıştır ve bunlar da mortalite nedeni olabilir. MRI serebral venöz trombozun teşhisinde ve serebral vaskülitin progresyonunu gözlemek için kullanışlı noninvaziv bir metoddur. Behçet hastalarının %50’sinde migren benzeri baş ağrıları rapor edilmiştir. Behçet hastalıklı 72 vakada yapılan bir çalışmada, yaş ve cinsiyet eşleştirmeli kontrollere oranla %27 duyma kaybı saptanmıştır. Behçet hastaların %86’sında teşhisten sonra aynı zamanda p...osomatik hastalık ve depresyon gözlenmektedir.

Artrit

Behçet hastaların %50'sinde noneroziv ve inflamatuar tip artrit mevcuttur. Daha küçük eklemler de etkilenebilmesine rağmen en çok dizler ve bilekler tutulur. Artrit tipik olarak hastaların büyük çoğunluğunda oligoartikülerdir. Bazı hastaların küçük eklemlerinde yıkıcı ve deforme edici artrit gözlenir. Behçet hastalığı olan 331 Türk hastanın %10’nunda ankilozan spondilit ve %34’ünde sakroiliit saptanmıştır. Birçok çalışma ise Behçet hastalarındaki sakroileit ile normal populasyondaki salroileit prevelansı arasında bir fark görülmediğini belirtilmektedir. HLA B27 pozitif sakroileitli hastaların Reiter/inflamatuar barsak hastalığı spektrumu içerisine dahil edilmesi gerektiğine inanılmaktadır. Bu hastalarda aft ve püstüler vaskülit yerine aksiyal eroziv artrit ve psoriasiform mukokutanöz lezyonlar vardır. Barsak by-pass veya Bilroth II ameliyatı geçirenler Behçet hastalığı ile beraber püstüler vaskülite benzer dermatosis-artrit sendromuna sahip olabilirler.

Gastrointestinal Tutulum

Behçet hastalığında gastrointestinal tutulum özefagusu da içeren gastrointestinal alanda ülserasyonla karakterizedir ve en sık olarak da terminal ileum ve çekum tutulur. Bu ülserler oval ve derin aynı zamanda çift kontrast baryumla gözlendiğinde büyük olma eğilimindedir. %39 kadar hasta apendisit, peptik ülser veya peritonit ile karışan şiddetli ağrı, diyare veya şişkinlikten şikayet edebilir. Aftların perforasyon ile sonuçlanması operasyon gerektirebilir fakat diğer bölgelerde tekrarlayan ülserasyonlardan dolayı sınırlı yararlı etkisi vardır. Behçet hastalığının tanısı için, birçok araştırmacı tarafından HLA B27 spektrumunun bir parçası olduğu inanılan inflamatuar barsak hastalığının dışlanmasına ihtiyaç duyulur.

Dört yüz doksan üç Behçet hastasını içeren büyük bir çalışmada hepatik ven trombozu ile karakterize Budd-Chiari sendromu bulunmuştur. Budd-Chiari sendromunun kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve inferior vena kava trombozu ile beraber olduğunda bu hastalarda surveyi azaltan en önemli belirti olduğu saptanmıştır.

Kardiyovasküler Belirtiler

Behçet hastalığında görülen kardiyovasküler bulgular myokard infarktüsü, perikardit, endokardit ve aortik ve mitral regürjitasyonu içeren kapak anormalliklerini içerir. Ventriküllerin endomyokardiyal fibrozisi Behçet hastalığının vaskülitinin diğer bir sekelidir ve intraventriküler tromboz ile komplike olabilir. Vasküler tutulumun mekanizması arteriyel, venöz tromboz ve anevrizma formasyonunu içerir. Venöz oklüzyonlar arteriyelden daha ... ve sıklıkla süperiyor ve inferiyor vena kavaları tutar. Portal ven trombozu sonucu oluşan portal hipertansiyonun Behçet hastalığı ile ilişkisi gösrerilmiştir. Arteryel anevrizmalar, arteryel trombozdan daha sık görülür. Aort en sık tutulan bölgedir ayrıca pulmoner, femoral, subklaviyan, popliteal ve ana karotislerde tutulabilir.

Arteryel lezyonların histolojik muayenesinde media tabakasının kalınlaşması ile vazo vazorumlarda vaskülit ve anevrizma oluşması ile sonuçlanan elastik liflerin yarılması saptanır. Vaskülit bulguları kortikosteroid tedavisi ile düzelmektedir.

Genç hastalarda Behçet hastalığının fetal vakaları, çıkan aortada meydana gelen psödoanevrizmalardan dolayı oluşan masif hemoptiziden kaynaklanmaktadır. Behçet hastalığı bulunan otuz hastalı çalışmada, kontrollerle karşılaştırıldığında serbest protein S seviyesi ve protein S aktivitesinde belirgin azalma saptanmıştır. Antifosfolipid antikorlarının fonksiyonu açık değildir. Çalışmalar trombozun varlığının Behçet hastalıklı hastalarda tarif edilen artmış antikardiolipin düzeyleri ile korele olmadığını göstermektedir.

Pulmoner Tutulum

Behçet hastalığında pulmoner tutulum nadirdir ancak en sık görülen bulgular trakeobronşial ülserasyon, plörezi, emboli, pulmoner arteryal anevrizma, pnömoni ile parankimal değişiklikler ve fibrozisi içerir. Pulmoner arter anevrizma rüptürü ve süperiyor vena kava trombozundan kaynaklana hemoptizi bildirilmiştir. Göğsün direkt grafisinde bazen perihiler opasite olarak görülen anevrizmanın tanısında bilgisayarlı tomografiyle inceleme faydalı olabilir. Pulmoner lezyonların patogenezinin, küçük ve büyük damarları etkileyen, immün kompleks vaskülitine bağlı oluştuğu düşünülmüştür.

Böbrek Tutulumu

Behçet hastalığı ile ilişkili glomerulonefrit bildirilmiştir. Behçet hastalığı olan 11 hastanın 10’unda böbrek biyopsisi fonksiyonel renal anormallik olmaksızın fokal veya diffüz glomeruler anormallikler gösterilmiştir. Proteinüri veya mikroskopik hematüri normal renal fonksiyonu olan hastalarda bildirilmiştir. Behçet hastalığı ve IgA nefropatisi aynı anda bulunan bir hasta tanımlanmıştır. Vaskülit ilişkili antinötrofil sitoplazmik antikor ve böbrek yetmezliği Behçet hastalıklı bir hastada bildirilmiştir. Behçet hastalıklı bazı hastalar renal komplikasyonlar oluşturan amiloidozise sahip olabilir.

Pediatrik ve Neonatal Behçet Hastalığı

Neonatal Behçet hastalığı olan birkaç vaka bildirilmiştir. Bu vakaların hepsinin anneleri Behçet hastalığından etkilenmiştir. Doğumda infantlar, periungual dağılımlı nekrotik deri ülserasyonları ve püstüller ile birlikte oral ülserasyon veya genital ülserasyonlara sahiptir. Tüm bebeklerde hastalık 6 haftadan sonra lezyonların temizlenmesi ile kendini sınırlamıştır. Son yıllarda kanlı ishal, solunum arresti ve stridora sebep olan ciddi orogenital ülserasyonlu bir infant rapor edilmiştir, infant sistemik kortikosteroid tedavisine cevap vererek 8 haftada tamamen düzelmiştir.

Ciddi intrauterin büyüme geriliği bulunan bir vaka bildirilmiştir. Behçet hastalığı bulunan hastaların gebelik sırasında, intrauterin büyüme geriliği yönünden, yakın takibi önerilmekle birlikte, komplikasyon açısından, kontrollerle karşılaştırıldığında belirgin değişiklik gösterilmemiştir.

Çocukluk çağı başlangıçlı Behçet hastalığında görülen en sık bulgular oral ve genital ülserler, kutanöz lezyonlar, artrit ve üveittir. Erken tanı koymak sıklıkla meydan gelen nörolojik, oküler ve vasküler komplikasyonları önlemektedir.

Histopatoloji

Behçet hastalığının histopatolojisi vaskülit ve tromboz ile karakterizedir. Vaskülit nötrofillerin karyoreksisi, eritrosit ekstravazasyonu ve postkapiller venüllerin fibrinoid nekrozu ile lökositoklastik vaskülit veya nötrofilik infiltrat ile çevrili fibrinoid nekrozlu, nükleer kalıntılar ve eritrosit ekstravasasyonu olmayan düşük derecede nötrofilik vasküler reaksiyon şeklinde olabilir. Son yıllarda yapılan klinikopatolojik analizlerde, baskın histopatolojik bulgunun nötrofilik vasküler reaksiyon oduğu doğrulamıştır. Lenfositik örnekler eski lezyonlarda saptanmaktadır. Paterji lezyonlarının histopatolojik incelemesinde lökositoklastik vaskülit veya Sweet sendromunda görülüğü gibi nötrofilik vasküler reaksiyon gösterir. Bu histopatolojik bulgular Behçet hastalığının patogenezinde yer alan immün kompleks aracılı vaskülit teorisini doğrular.

Prognoz

Behçet hastalığının prognozunu değerlendirmek, ...lik kronik natüründen dolayı, zordur. Başlangıç bulguları oral ülser, genital ülser, artrit ve kutanöz lezyonları içerir. Nörolojik ve oküler tutulum başlangıçtan aylar yıllar sonra ortaya çıkar. Kompleks aftı bulunan hastalar Behçet hastalığı başlangıcı açısından yakından takip edilmeli ve sistemik tutulum açısından araştırılmalıdır. Mortalite nispeten düşüktür ancak meydana geldiğinde sıklıkla pulmoner, merkezi sinir sistemi kanamları ve barsak perforasyonları ile ilişkilidir. Morbidite yüksektir, özellikle körlüğe yol açabilen oküler tutulum yüksektir. Ciddi oral ve genital ülserasyonlar hem kompleks aftta hem de Behçet hastalığında hastaların hayatını güçleştirici bir faktör olmaktadır. Tedavinin amacı ciddi hastalık durumunda uygun immunosüpresif tedavi ile sistemik komplikasyonların azaltılmasıdır.

Tedavi

Kompeks aftlar ve mukokutanöz bulgular

Topikal ve intralezyoner kortikosteroidler oral ve genital aftların tedavisinde kullanılmaktadır. İntralezyonel triamsinolon 5 mg/ml ciddi ülserlerde tedaviye yardımcı olabilir. Sıvı lidokainin aftlara uygulanması oral alımı sırasında ağrıyı azaltır. Klorheksidin glukonat içeren gargaralar rekürren oral ülserasyonlarda ağrıyı azaltabilir. Amlexanox (%5) hem ülserin iyileşmesini hem de ilişkili ağrının azalmasını sağlamaktadır. Antibakteriyel ve antikemotaktik etkileriyle oral tetra...linler, oral ülserasyonların tedavisinde, birkaç dekaddır kullanılmaktadır.

Oral kolşisinin (günde 3 kez 0.6mg) oral ülserin sıklığını, büyüklüğünü ve süresini %50 azalttığı saptanmıştır. Oral kolşisinin kutanöz belirtilerinde tedavisinde yardımcı olabileceği gösterilmiştir. Buna rağmen bir çift kör çalışmada etkinliği şüpheli bulunmuştur.

Dapsonun (100mg/gün), Behçet hastalığının tedavisinde farklı etkileri vardır, muhtemel antinötrofilik etkileri ile birlikte tam olarak etki mekanizması bilinmemektedir.

Kompleks aft veya mukokutanöz belirtileri olan Behçet hastalarının çoğu topikal clobetasol uygulanması ve günde 3 kez 0.6 mg oral kolşisin uygulanması ile tedaviye cevap verir. Oral dapson kutanöz belirtileri ve dirençli aftı olanlarda seçilebilir. Kolşisin gastrointestinal yan etkilere bağlı yakınmalara (bulantı, kusma, ishal) neden olduğunda, dozu günde 1 veya 2 kez 0.6 mg’a düşürülebilir.

Şiddetli mukokutanöz hastalık

Oral talidomidin, şiddetli kompleks aftlar ve Behçet hastalarında, nispeten güvenli ve etkili tedavi sağladığı birkaç çalışmada gösterilmiştir. Behçet hastalığındaki mekanizmasının dolaşan immünkompleksler ve nötrofil kaynaklı sitotoksisiteyi düzenlenmesine bağlı olduğu düşünülmektedir. Teratojenite kaygısına rağmen, talidomid Behçet hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır. Bütün hastalarda, periferal motor nörotoksisitesi açısından, 6 ayda bir sinir iletim çalışmaları yapılmalıdır.

Rekürren oral ve genital ülserasyonu olan 59 hasta ile yapılan retrospektif bir çalışmada, Behçet hastaların 23'ünde 200 mg/gün oral talidomid ile tedaviden sonra belirgin düzelme görülmüştür. Semptomatik nöropati insidansının %13.5 olduğu bildirilmiştir.

Mukokutanöz tutulumu olan doksan altı Behçet hastalıklı kadında yapılan yeni bir çift kör plasebo kontrollü çalışmada 300 mg/gün ile 100 mg/gün talidomidin eşit etkinlikte olduğu rapor edilmiştir. Önemli yan etkileri sedasyon, eritema nodozum benzeri lezyonlarda kötüleşme ve polinöropatidir. Talidomid tedavisi ile Behçet hastalığının neden olduğu ileokolik ülserasyonun hızla gerilediği bildirilmiştir.

Karaciğer hastalığı olmayan şiddetli mukokutanöz tutulumu olan hastalarda düşük doz oral metatreksat (7.5-20 mg/hafta) etkili olabilir. Bu hastalar siroz ve böbrek yetmezliği açısından takip edilmelidir.

Subkutan INFα-2a ile (haftada 3 kez 3-12 milyon όnite) aft, püstüler vaskülit ve artritte belirgin azalma olduğu bildirilmiştir. Yan etkileri grip benzeri semptomlar, p...oz, psoriazis ve hipertiroidizmdir.

Şiddetli ve oküler hastalık

Konservatif tedaviye yanıtsız şiddetli hastalarda immünsüpresif ajanlar tercih edilmelidir. Sistemik kortikosteroidler Behçet hastalığının tüm belirtilerinin tedavisinde kullanılabilir, fakat göz, nörolojik veya diğer sistemik komplikasyonlarını önlemez. Akut alevlenmeler yüksek doz 1 mg/kg/gün prednizona iyi cevap verir.

Azotiopürin 1-2 mg/kg/gün dozunda göz ve sistemik tutulumun tedavisinde etkili olabilir. Hematolojik toksisite yönünden takip edilmelidir. Erken verildiğinde göz komplikasyonlarını önleyebilir. Oral klorombusilde başarıyla kullanılmasına rağmen kromozomal hasar ve infertilite riskini gözönünde bulundurmalıdır.

...losporin tedavisinin Behçet hastalığında önemli yararları olduğu gösterilmiştir. ...losporin ile yapılan bir çalışmada, tedaviden sonra mukokütanöz belirtilerde belirgin düzelmeyi göstermiştir. Oral ...losporin (10 mg/gün) alan 7 hastanın aft, artraji ve göz semptomlarda düzelme olduğu rapor edilmiştir.

Kolşisinle karşılaştırıldığında ...losporin tedavisinin oküler belirtileri azalttığı gösterilmiştir. Şiddetli oküler hastalığı olanlarda tek başına yüksek doz ...losporine bağlı nefrotoksisiteyi azaltmak için düşük doz ...losporin ve oral kortikosteroid kombinasyonu önerilmektedir. Üveitte azotiopürin, kortikosteroid ve ...losporin kombinasyonları ile %66 oranında remisyon sağlanır. ...losporine bağlı nefrotoksisite bildirildiğinden, bu ilaç şiddetli hastalığı olanlarda tercih edilmelidir.

Behçet hastalığı ve üveiti olan 8 vakanın 5'i tacrolimusla başarı ile tedavi edilmiştir. Bu hastalar böbrek yetmezliği, glukoz intoleransı ve elektrolit dengesizliği açısından yakından takip edilmelidir. Vaskülit ve anevrizması olan Behçet hastalarının tedavisinde ...lofosfamid kullanılabilir. ...lofosfamid tek başına oral veya ayda bir pulse iv olarak veya kortikosteroidlerle kombine verilebilir. Hastalar kemik iliği süpresyonu ve hemorajik sistit yönünden takip edilmelidir.

Sonuç olarak kompleks aft ve Behçet hastalarının tedavisinde mukokütanöz tutulum, oküler ve sistemik hastalığın sıklığı esas alınmalıdır. Başlangıçta hastalar topikal veya intralezyonel kortikosteroid ve kolşisin ile tedavi edilmeli, takiben dapson eklenmelidir. Konservatif tedaviye cevap vermeyen hastalarda talidomid, haftalık düşük doz metotreksat, veya oral prednizon tedavileri uygulanabilir. Yanlızca ciddi oküler veya sistemik hastalığı olanlar ...losporin, azotiopürin ve interferon gibi immünsüpresif ajanlarla tedavi edilmelidir.
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #8 : Haziran 16, 2010, 10:02:53 »
Atopik Dermatit (Egzama Çeşidi)
Atopik Dermatit
Egzamanın atopik dermatit olarak bilinen tipinde iki aşamalı bir gelişme gözleniyor. İlk aşama bebek bir yaşını tamamlamadan önce başlıyor ve iki yaşına doğru kendiliğinden geçiyor. İkinci aşama ise hemen her zaman okul çağında ya da ergenliğe doğru ortaya çıkıyor. Temas dermatitinin nedeni hastanın sürekli etkisinde kaldığı alerji yapıcı maddeler (yapay reçineler, yağlar, benzin, deterjanlar vb) arasında kolaylıkla saptanabiliyor. Oysa atopik dermatitte hastanın aşırı duyarlılık geliştirdiği maddelerle karşılaşması belirleyici değil. Hastalığın oluşum süreci daha karmaşıktır ve oluşumunda kişiye özgü yapısal bir etkenin rolü vardır. Atopik dermatitli hastanın derisi her uyarana karşı aşırı duyarlı ve bu durum da belirli antikorların varlığından kaynaklanıyor.
Atopik dermatite yatkınlık yalnızca yapısal açıdan egzamaya eğilimli olmaktan değil, astım ve alerjik nezle (örneğin saman nezlesi) hastası olmaktan da kaynaklanabiliyor. Kişiye özgü yapısal etken bazen bu üç hastalığın aynı anda art arda ortaya çıkmasına yol açıyor.
Deride ilk belirtiler doğumu izleyen altı hafta içinde ortaya çıkıyor. Bunlar daha çok bebeğin yüz ve yanaklarında oluşuyor. Kırmızı ve hafif kabarık lekelerin yüzeyinde küçük kesecikler, çok ince yarıklar oluşuyor; bunların parçalanmasıyla beyaz bir sıvı akıyor; ardından da beyaz – sarı kabuk oluşuyor. Hastalığın saçlı deriye yayılmasının tipik belirtesi saçların birleşmesidir. Deride sulanma hafifse değişik boyutlarda ve kat kat ayrılan beyaz lekeler oluşuyor. Klinik tabloyu daha karmaşık hale getiren ikincil lezyonlara hemen her olguda rastlanıyor. Egzamalı hastaların büyük bölümü sürekli kaşınarak deri lezyonlarını kanatıyor. İrin yapıcı mikroplar bu ortamda kolayca irinleşebilen enfeksiyonlara yol açıyor.
Atopik dermatitte akut egzamanın iki tipik özelliği, yani kesecik oluşumu ve kızarıklarla birlikte sürekli kaşıntı da bulunduğundan deride gerçek bir kalınlaşma ve sertleşme ortaya çıkıyor. Önceleri yalnız yüzde görülen atopik dermatit, zamanla gövde, kol ve bacaklara, sonunda da bütün vücuda yayılıyor. Özellikle süt çocuklarında yeni deri belirtileri ortaya çıkmadana önce dayanılmaz bir kaşıntı başlıyor. Hasta sürekli kaşınıyor, kendini tırmalıyor ve lezyonları kanayan yaralara dönüştürüyor. Ama derideki bütün bu sorunlara karşın, süt çocuğunu genel durumunun iyi olduğu belirtiliyor. Hastalık özellikle kilosu ve gelişmesi ortalamanın üstünde olan bebeklerde görülüyor. Genellikle iki yaşına doğru kendiliğinden iyileşiyor, bazen de ergenlik dönemine değin sürüyor.
Kısa ya da uzun bir iyilik döneminden , genellikle yılar süren bir sessizlikten sonra atopik dermatit, özellikleri değişmiş olarak vücudun her iki yanında büyük eklemler çevresinde ortaya çıkıyor. Dizlerin arkası, dirsek kıvrımları ve yüzde özellikle dudak çevresi en sık yerleştiği bölgeleri oluşturuyor. Klinik tablonun en belirgin özelliği derideki leke halinde kalınlaşmalardır. Kalınlaşıp sertleşen derinin çizgileri belirgin biçimde artıyor. Kaşıntı çiziklerinde mikropların yol açtığı enfeksiyonlar hastalığı daha da karmaşıklaştırıyor; deride sulanma ve irinli sivilceler beliriyor. Bu aşamanın en önemli belirtisini şiddetli kaşıntı oluşturuyor. Aylar ya da yıllar süren iyilik dönemlerinin arasında çok çeşitli nedenlere bağlı olabilen alevlenme dönemleri yer alıyor. Sindirim sistemi bozuklukları, yanlış beslenme, sinirsel etkenler, heyecan, bazı hormon düzensizlikleri (ergenlik, gebelik menopoz vb) alevlenmeye neden olabiliyor. Bazen kişiye özgü mevsimsel (kış ya da bahar aylarında) alevlenme dönemleri de saptanabiliyor. Hastalığın yol açtığı ikincil sorunların başında atopik sendrom gelişiyor. Hastaların yüzde 16 – 50”sinde saman nezlesi gelişiyor.
Hastalığın nedeninin ve nasıl etkilendiğinin belirsizliği, ayrıca şiddetlenme dönemlerini önceden kestirmenin olanaksızlığı, tedaviyi güçleştiriyor. Genel tedavide kaşıntı önleyici ilaçlardan yararlanılıyor. Hastalığa doğrudan yol açmamakla birlikte alerji yapıcı maddelerle ilişkiden kaçınılması gerekiyor. Tedavi süreklilik ve dikkat gerektiriyor. Hastalığın yeniden alevlenme belirtileri ortaya çıktığında hemen tedavi önlemleri alınmalı
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #9 : Haziran 26, 2010, 09:35:50 »
Temas Dermatiti & Seboreik Dermatit (egzama çeşitleri)
Temas Dermatiti
Meslek egzamaları, temas dermatiti ya da egzaması başlığı altında toplanan deri hastalıkları arasında önemli bir grubu oluşturuyor.
Meslek dermatitleri çalışma yaşamında kullanılan bazı maddelerin etkisiyle ortaya çıkan hastalıklardır. Koruyucu önlemlerin ilerlemesine karşın, son kırk yıl içinde bunların sayısı sürekli artıyor. Bu artışın nedenlerini anlamak hiç de güç değil. Sanayileşme, tarım ağırlıklı bölgelerde bile çok sayıda işçiye zarar veren maddelerle karşı karşıya getirdi. Deride yalnızca aşırı duyarlılık geliştirmekle kalmayıp, doğrudan zarara da yol açtığı kanıtlanan reçineler gibi yeni kimyasal ürünlerin kullanımı bu açıdan çok önemli. Sorunun geçici olmadığı da artık açıkça görülüyor, çünkü sürekli yeni kimyasal maddeler geliştiriliyor ve bunların kullanımı yayılıyor. Bu durumda meslek egzamalarının artması kaçınılmaz oluyor.
Kişide duyarlılık geliştirebilen yabancı madde (antijen) deriye girdiğinde vücut ona karşı antikor üretiyor ve vücut daha sonra bu antijenle yeniden karşılaştığında egzama belirtileri ortaya çıkıyor
Temas dermatitinin değişik aşamaları vardır:
· Çevresinde şişlik görülen basit bir kızarıklığın ortaya çıkması,
· Keseciklerin oluşması,
· Keseciklerin parçalanması,
· Sulanma (serumlu eksüdasyon)
· Aşınma oluşumu.
Serum sızması olmayan kuru olgularda keseciklerin oluşma evresi daha belirsiz ve deride pullanmayla birlikte görülüyor. Şiddetli kaşıntı oluşuyor. Ellerin ve ön kolların üst tarafında başlıyor; daha sonra yüze, bacaklara ve cinsel organlar çevresine yayılıyor.
Çalışma ortamından ve özellikle de duyarlılık gelişmiş olan maddeden uzak durulması, iyileşmeyi hızlandırıyor. Ama hastalık kolayca yinelenebiliyor; hatta uzun aralardan sonra bile duyarlı olunan maddeyle her karşılaşıldığında alevlenebiliyor. Mikroplara bağlı enfeksiyonlar sık, buna karşılık hastalığın bütün vücuda yayılması seyrek görülüyor. Tanı için deri testleri yapılıyor. Yerel tedavi, iltihap ve serum sızmasını ortadan kaldırmak, derideki enfeksiyonları önlemek ve yanma duygusuyla kaşıntıyı gidermek amacıyla yapılıyor. Genel tedavi hastanın yapısal özelliklerini de dikkate alarak vitamin ve antialerjik ilaçların verilmesiyle uygulanıyor. Egzamanın sık görülmesi ve nemli toplumsal zararlara yol açması; çalışma ortamıyla, yapılan işle ve kişiyle ilgili bir dizi koruyucu önlemi de gündeme getirdi. Çalışma ortamı havalandırma sistemleri ve nem gidericilerle olabildiğince zararsız hale getirilmeli. Genel sağlık önlemleri zararlı etkenleri deri yüzeyinden olabildiğince çabuk, ama deriyi tahriş etmeden uzaklaştırmaya yarayan duş, lavabo gibi donanımlardan oluşuyor. Kişisel düzeydeki önlemler arasında ise her türlü koruyucu araç (eldiven, önlük, maske vb) yer alıyor. Egzamanın yinelemesi durumunda hastalığın kronikleşmesini önlemek için hastanın iş değiştirmesi öneriliyor.

Seboreik Dermatit
Seboreik dermatit erişkinlerde en çok yağ bezlerinin bol bulunduğu bölgelere yerleşiyor. Saçlı deri, göz çevresi, göz kapakları, elmacık kemiği çevresi, kulaklar, göğüs kemiği bölgesi, sırtta iki kürek kemiği arası ve koltukaltı gibi derinin en çok yağlanan bölgelerinde görülüyor. İlk belirti küçük nokta biçiminde pembemsi renkte ve sarı pullarla örtülü bir lezyondur. Lezyonun kenarları yayılarak kırmızı lekeler oluşturuyor. Lekeler yüzeyseldir ve ince bir toza dönüşen sarımsı renkte yağlı pulları nedeniyle kolaycı tanınıyor. Küçük lekeler birleşerek daha büyüklerini oluşturuyor ve bazen bütün sırtı kaplayabiliyor. Alında saçlı derinin bittiği çizgi üzerinde seboreik egzamanın yaptığı “Seboreik taç” hastalığının tipik özelliğini oluşturuyor. Seboreik dermatit tedavisinde asalaklara karşı da etki gösteren kükürt, kortizonlu ve antiseptik pomatlarla birlikte kullanılıyor. Antihistaminik ve kortizonlu ilaçlarla uygulanan genel tedavi hastalığın özellikle iltihaplı biçimlerini hızla iyileştiriyor. Yapısal yatkınlığı gidermeye yönelik tedavi ise A vitamini ve kükürtlü ilaçlara dayanıyor.
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #10 : Austos 11, 2010, 02:20:18 S »
Vitiligo, normal deri görünümünde, pigment kaybı nedeniyle düzensiz beyaz alanların bulunduğu bir deri durumudur.

Genelde edinilmiş bir durum olarak görülen vitiligo, herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Ancak, belirli genetik özelliklere sahip ailelerde hastalığa yatkınlık görülmektedir. Kontrasta bağlı olaraki koyu tenli kişilerde daha belirgindir.

Vitiligo”nun nedeni tam bilinmemekle beraber pigment üreten melanosit hücreleri olan melanositlerin deri veya çevre dokulara hasar vermeksizin seçici kaybına bağlı olarak otoimmünite üzerinde durulmaktadır. Bu hastalık Amerika Birleşik Devletleri”nde nüfusun % 1” ini etkilemektedir.

Lezyonlar düz, pigmentasyonsuz ve koyu sınırlı olarak görülmektedir. Sınırlar tam olarak tanımlanabilmektedir, ancak düzensizdir. Sıklıkla etkilenen bölgeler yüz, dirsekler ve dizler, eller ve ayaklar ve genital bölgedir. Ayrıca, travma ve basınç görmüş bölgeler de etkilenmektedir.

Hastalıktan korunma yolları bilinmemektedir.

Semptomlar arasında aile öyküsü belirten vitiligo, birden veya aniden gelişen düz, doğal desenli pigment kaybına uğramış deri bölgeleri görülmektedir.

Fizik muayene ve sorgulama tanı konması için yeterlidir. Ek bir tanı yöntemine başvurulmasına gerek yoktur.

Vitiligo olgularının çoğu tedavi edilmeden deam etmektedir. Mevcut tedavi yöntemleri zor ve tam olarak etkin değildir. Hastalar, fotosensitize edici bileşikler verildikten sonar ultra-viole ışığa maruz bırakılmaktadırlar. Topikal veya oral 8-metoksipsoralen veya trimetilpsoralen tedavileri kısmi pigmentasyon sağlamak amacıyla birden fazla defa verilmelidir.

Hastalığın gidişatı değişkendir. Bazı bölgeler pigmentasyon kazanabilir, fakat yeni diğer bölgeler oluşabilir. Pigmentasyon kaybı ilerleyici olabilir.

Güneş yanığı gibi komplikasyonlar sıklıkla görülebilirken, vitiligo pernisyöz anemi, hipertiroidizm ve Addison hastalığı gibi sistemik hastalıklar ile ilişkili olabilir.

Eğer cildinizde rengin kaybolduğu bölgeler görürseniz, en kısa zamanda aile hekiminize başvurunuz.

Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #11 : Austos 31, 2010, 10:46:51 »
Vitiligo
Deriye rengini veren melanosit dediğimiz hücrelerin yıkımı ve deride renk kaybına uğramış alanlarla seyreden bir hastalık olan vitiligo kronik ve ilerleyici bir deri hastalığıdır.
Renk kaybına uğramış vitiligo alanları,çeşitli büyüklüklerde olabilir.bazen bir nokta bazen kocaman bir yama gibi görünebilir.Her taşta ,her cinste görülen bu hastalığın nedeni bilinmemektedir.

Bu hastalık,vücudun deride renk yapan hücreleri zararlıymış gibi algılayarak bu hücrelere karşı savaş açmasıyla kendini gösterir.

Risk Grupları::
-ailesinde vitiligo olanlar
-vücudun bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlar(ameliyat gibi fiziksel stresler ve anksiyete ,depresyon gibi p...olojik stresler)

Eşlik eden hastalıklar:
-egzama gibi diğer kronik dermatolojik hastalıklarla
-anemi, diyabet, tiroid bozuklukları vb. hastalıklarla beraber görülebilir.

Tutulum:
Vücutta en çok görüldüğü bölgeler; yüz, dudak, boyun, göğüs, penis, diz, dirsek ve el sırtlarıdır.Ayrıca hastalar oluşan bu vitiligo beyazlıklarının güneşe fazla duyarlı olduğunu bilmelidir.Güneş yanıklarında sonra yeni vitiligo alanları oluşabilir.
Vücudunuzda rastladığınız her beyaz leke vitiligo değildir.Vitiligo bulaşıcı da değildir.Bu insanlardan kaçınmak için bir sebep yoktur.

Tedavi:
-Öncelikle kişiye vitiligoyla nasıl yaşayacağı öğretilir.Günışığına çıkarken yüksek faktörlü güneş koruyucular kullanmak gibi

-Bölgesel Tedaviler: Vitiligolu bölgeler üzerine sürülen lokal steroidli kremler uygulanabilir.Bu tür kremler yaygın olmayan vitiligolarda oldukça etkilidir.

-Işın tedavisiVA (320-400nm) dalga boyundaki ışınlar kısa tedavi aralıklarıyla özel kabinlerde cilde verilir.Haftada 2-3 seanslık düzenli uygulamalarla oldukça başarılı sonuçlar elde edilmektedir

-Sistemik Tedavileritamin tedavileri, steroid, vb.

-Kozmetik Kapatıcılar

-Depigmentasyonok yaygın vitiligolarda kalan sağlam deriler beyazlatılabilir.

-Punch greft: Bu uygulama; bir bölgeden alınan sağlıklı derinin, beyaz plaklara ekimi prensibine dayanıp, her zaman başarılı sonuçlanır.Cilt üzerinde önce kırmızılık daha sonra kahverengi lekelenmeler ile başlayan rengin geri dönüşü görülmektedir.

Bir çok hastada olumlu sonuca yani rengin geriye dönüp beyazlıkların kaybolduğu görülmektedir. Özellikle yüz ve boyun gibi estetik bölgelerdeki olumlu yanıtlar daha hızlı ve umut vericidir.
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #12 : Aralk 25, 2010, 03:11:03 S »
Atopik Dermatit
Egzamanın atopik dermatit olarak bilinen tipinde iki aşamalı bir gelişme gözleniyor. İlk aşama bebek bir yaşını tamamlamadan önce başlıyor ve iki yaşına doğru kendiliğinden geçiyor. İkinci aşama ise hemen her zaman okul çağında ya da ergenliğe doğru ortaya çıkıyor. Temas dermatitinin nedeni hastanın sürekli etkisinde kaldığı alerji yapıcı maddeler (yapay reçineler, yağlar, benzin, deterjanlar vb) arasında kolaylıkla saptanabiliyor. Oysa atopik dermatitte hastanın aşırı duyarlılık geliştirdiği maddelerle karşılaşması belirleyici değil. Hastalığın oluşum süreci daha karmaşıktır ve oluşumunda kişiye özgü yapısal bir etkenin rolü vardır. Atopik dermatitli hastanın derisi her uyarana karşı aşırı duyarlı ve bu durum da belirli antikorların varlığından kaynaklanıyor.
Atopik dermatite yatkınlık yalnızca yapısal açıdan egzamaya eğilimli olmaktan değil, astım ve alerjik nezle (örneğin saman nezlesi) hastası olmaktan da kaynaklanabiliyor. Kişiye özgü yapısal etken bazen bu üç hastalığın aynı anda art arda ortaya çıkmasına yol açıyor.
Deride ilk belirtiler doğumu izleyen altı hafta içinde ortaya çıkıyor. Bunlar daha çok bebeğin yüz ve yanaklarında oluşuyor. Kırmızı ve hafif kabarık lekelerin yüzeyinde küçük kesecikler, çok ince yarıklar oluşuyor; bunların parçalanmasıyla beyaz bir sıvı akıyor; ardından da beyaz – sarı kabuk oluşuyor. Hastalığın saçlı deriye yayılmasının tipik belirtesi saçların birleşmesidir. Deride sulanma hafifse değişik boyutlarda ve kat kat ayrılan beyaz lekeler oluşuyor. Klinik tabloyu daha karmaşık hale getiren ikincil lezyonlara hemen her olguda rastlanıyor. Egzamalı hastaların büyük bölümü sürekli kaşınarak deri lezyonlarını kanatıyor. İrin yapıcı mikroplar bu ortamda kolayca irinleşebilen enfeksiyonlara yol açıyor.
Atopik dermatitte akut egzamanın iki tipik özelliği, yani kesecik oluşumu ve kızarıklarla birlikte sürekli kaşıntı da bulunduğundan deride gerçek bir kalınlaşma ve sertleşme ortaya çıkıyor. Önceleri yalnız yüzde görülen atopik dermatit, zamanla gövde, kol ve bacaklara, sonunda da bütün vücuda yayılıyor. Özellikle süt çocuklarında yeni deri belirtileri ortaya çıkmadana önce dayanılmaz bir kaşıntı başlıyor. Hasta sürekli kaşınıyor, kendini tırmalıyor ve lezyonları kanayan yaralara dönüştürüyor. Ama derideki bütün bu sorunlara karşın, süt çocuğunu genel durumunun iyi olduğu belirtiliyor. Hastalık özellikle kilosu ve gelişmesi ortalamanın üstünde olan bebeklerde görülüyor. Genellikle iki yaşına doğru kendiliğinden iyileşiyor, bazen de ergenlik dönemine değin sürüyor.
Kısa ya da uzun bir iyilik döneminden , genellikle yılar süren bir sessizlikten sonra atopik dermatit, özellikleri değişmiş olarak vücudun her iki yanında büyük eklemler çevresinde ortaya çıkıyor. Dizlerin arkası, dirsek kıvrımları ve yüzde özellikle dudak çevresi en sık yerleştiği bölgeleri oluşturuyor. Klinik tablonun en belirgin özelliği derideki leke halinde kalınlaşmalardır. Kalınlaşıp sertleşen derinin çizgileri belirgin biçimde artıyor. Kaşıntı çiziklerinde mikropların yol açtığı enfeksiyonlar hastalığı daha da karmaşıklaştırıyor; deride sulanma ve irinli sivilceler beliriyor. Bu aşamanın en önemli belirtisini şiddetli kaşıntı oluşturuyor. Aylar ya da yıllar süren iyilik dönemlerinin arasında çok çeşitli nedenlere bağlı olabilen alevlenme dönemleri yer alıyor. Sindirim sistemi bozuklukları, yanlış beslenme, sinirsel etkenler, heyecan, bazı hormon düzensizlikleri (ergenlik, gebelik menopoz vb) alevlenmeye neden olabiliyor. Bazen kişiye özgü mevsimsel (kış ya da bahar aylarında) alevlenme dönemleri de saptanabiliyor. Hastalığın yol açtığı ikincil sorunların başında atopik sendrom gelişiyor. Hastaların yüzde 16 – 50”sinde saman nezlesi gelişiyor.
Hastalığın nedeninin ve nasıl etkilendiğinin belirsizliği, ayrıca şiddetlenme dönemlerini önceden kestirmenin olanaksızlığı, tedaviyi güçleştiriyor. Genel tedavide kaşıntı önleyici ilaçlardan yararlanılıyor. Hastalığa doğrudan yol açmamakla birlikte alerji yapıcı maddelerle ilişkiden kaçınılması gerekiyor. Tedavi süreklilik ve dikkat gerektiriyor. Hastalığın yeniden alevlenme belirtileri ortaya çıktığında hemen tedavi önlemleri alınmalı.
Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....

Çevrimdışı gazili01

  • Yetkili Moderatör
  • İmalat-ı Harbiye
  • *****
  • İleti: 310
  • +1910:Teşekkür Sayısı 0
Ynt: Dermatoloji (Deri Hastalıkları)<br>
« yanıtla #13 : ubat 15, 2011, 02:25:29 S »
Zona (Gece Yanığı)
Zona olarak da bilinen Herpes Zoster su çiçeği virüsünün yaptığı bir enfeksiyondur. Su çiçeği geçiren herkes Zonaya yakalanabilir. Virüs sinir köklerinde aktif olmayan bir şekilde yaşamını sürdürür ve yeniden aktifleştiğinde Zona gelişir. Suçiçeği geçiren kimselerin % 20 si Zona geçirir.

Virüsü uyandırıp aktifleştiren neden bilinmemektedir. Vücudun enfeksiyonlarla baş etmesini sağlayan bağışıklık sistemindeki bir güçsüzlük virüsün çoğalmasına ve sinir boyunca deride yayılmasına neden olur. Çocuklar bile Zona geliştirebilmesine rağmen, genellikle 50 yaşın üzerinde rastlanır. Hastalık, travma, stres gibi faktörler zona geçirilmesine neden olabilir.

Herhangi bir nedenle bağışıklık sistemi zayıflayan kişi zona geçirebilir. Bu kişilerde hastalık ciddi seyretmeye eğilimlidir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığı lösemi, lenf oma gibi kanserler ve de AIDS de zona sık görülür. Kanser kemoterapisi ve radyoterapi, organ naklinde kullanılan ilaçlar, uzun süreli kortizon kullanımı bağışıklık sistemini baskılayabilir.

Zonanın bulguları nelerdir?

Zonanın ilk bulgusu derinin belirli bir bölgesinde yanma batma tarzında ağrı ve duyarlılık artışıdır. Bu ağrı döküntünün gelişmesinden 2-3 gün önce döküntü alanında başlar. Bu arada baş ağrısı ve ateş olabilir. Bu alanda daha sonra kızarıklık ve şeffaf su kabarcıkları gruplar halinde oluşur. Bu kabarcıklar 2-3 hafta kadar sürer. Bu kabarcıklar koyu renkli kan ile dolar, sonra kabuklanır ve iyileşmeye başlar. Ağrı daha uzun süre sürebilir. Nadir olarak döküntü hiç görülmemeksizin de ağrı olabilir.


 
Zona

Ağrının şiddeti nasıldır?

Ağrı sıklıkla ağrı kesici ilaçlar kullanmayı gerektirecek kadar şiddetlidir.

Zona genellikle vücudun hangi bölgesinde görülür?

Zona genellikle gövdede ve kalçalarda görülür. Fakat yüz, kol ve bacaklarda da görülebilir. Gözde kalıcı hasar bırakabildiği için göz de hastalık görüldüğünde dikkatli bir bakım gerekir. Burun ucunda su kabarcığı oluşmuşsa bu göz tutulumunun olduğunu gösterir. Bu durumda muhakkak Göz Hastalıkları uzmanı tarafından muayene yapılmalıdır.

Zonanın komplikasyonları nelerdir?

Deri döküntüleri geriledikten sonra Zonaya ait ağrı kalabilir. Özellikle yaşlı hastalarda ağrı aylar ve yıllar boyu kalır. Zonanın erken evrelerinde tedaviye başlamak ağrı gelişimini engelleyebilir.

Su kabarcıklarında bakteri enfeksiyonu gelişebilir ve bu yaraların iyileşmesini engeller. Döküntüde ağrı ve kızarıklık artarsa muhakkak doktorunuza başvurun. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekebilir.

Diğer bir durum Zonanın tüm vücuda ve diğer organlara yayılmasıdır. Nadir olarak görülen bu durumda bağışıklık sistemi baskılanmıştır.

Zona nasıl tanınır?

Tanı su kabarcıklarının tipik görüntüsü ve döküntü başlamadan önce vücudun tek tarafında ağrı olması ile konulur. Gerekirse incelenmek üzere su kabarcıklarından örnek alınabilir.

Zona geçiren bir kişi de önemli bir hastalık veya bağışıklık sisteminde bir yetersizlik olabilir mi?

Zona geçiren hastaların çoğu sağlıklıdır. Bununla beraber başka hastalıklar veya AIDS var ise bu doktora bildirilmelidir. Çünkü bu durum tedaviyi etkileyebilir. Doktorunuz bu durumla ilgili olarak tıbbi hikayenizi sorgulayabilir ve bir takım testler (röntgen ve kan tahlilleri) isteyebilir.

Zona bulaştırıcı mı dır?

Zona daha evvelden suçiçeği geçirmemiş kişilere bulaşabilir, fakat bu kişilerde zona değil, suçiçeği gelişir. Zona, su çiçeğine göre daha az bulaştırıcıdır. Zona su kabarcıkları patladığında bulaştırıcı hale gelir.Yeni doğanlar ve bağışıklık sisteminde yetmezlik olanlar zonalı kişilerden virüsü alarak suçiçeği geliştirmeye eğilimlidir. Zonalı hastalar nadiren hastaneye yatırılarak tedavi edilme ihtiyacı gösterir.

Hastalık deride iz bırakır mı?

Hastalık bağışıklık sistemi bozuk olan kişilerde yaşlılarda ve ikincil olarak bakteri enfeksiyonu gelişenlerde iz kalır.

Tedavisi nasıldır?

Zona genellikle birkaç haftada iyileşir, nadiren tekrar eder. Ağrı kesici ve soğuk pansumanlar faydalı olur. Eğer erken tanı konulup, ilaçlar erken dönemde başlanırsa, virüsün yayılımı azalır, bulgular daha çabuk iyileşir. Bu ilaçlar baş ağrısı, mide rahatsızlığı yapabilirler. Tedavinin erken başlanması önemlidir. Bu ilaçların kullanımı zona sonrasında ağrı gelişimini engellemez, fakat ağrılı dönemin kısalmasını sağlarlar.

Şiddetli enfeksiyonlarda, göz tutulumunda ve şiddetli ağrı olan hastalarda antiviral ilaçlarla birlikte kortizon verilebilir.

Zona sonrasında görülen ağrı kesici tabletlerin gündüz ve gece alımı ile azaltılabilir. Bazen tedavide depresyon ilaçları ağrıyı azaltmak amaçlı kullanılabilir. Günde 3-4 kez kurutucu pansumanların uygulanılması ağrıyı azaltır.

Bir gun ANKARAGÜCÜ gerçek ANKARAGÜÇLÜLERİN olacak....